- GİRİŞ
Para borcunu konu edinen borç ilişkilerinde borçlu tarafın borcunu vaktinde ifa etmemesi halinde “borçlunun temerrüdü” gündeme gelir. Temerrütten söz edebilmek için alacağın muaccel hale gelmiş olması, vadenin taraflarca belirlenmediği ilişkilerde durumun borçluya ihtar edilmesi, alacaklının ise ifayı kabule hazır durumda olması gerekmektedir. Temerrüt, borçlanılan edimin ifasının daha sonradan gerçekleşebileceği durumlarda varlığını koruyan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Borçlanılan edimin ifası noktasında imkânsızlık söz konusu ise temerrüt hali son bulacaktır.
Temerrüde düşen borçlu kanuni karine gereği kusurlu sayılacaktır. (TBK m.118) Kusursuzluk kanıtı getiremeyen borçlu, temerrüdü nedeniyle, alacaklının uğramış olduğu zararı akdi ya da kanuni temerrüt faizini ödemek suretiyle gidermekle yükümlüdür. Alacaklının borçlunun temerrüdü nedeniyle tazminini talep edebileceği tek zarar kalemi ise temerrüt faizi değildir. Alacaklı borçlunun ifada gecikmesi nedeniyle yapmak zorunda olduğu giderleri, yoksun kaldığı kârı ve munzam zarar gibi sair zarar kalemlerinin tazminini de talep edebilecektir. Kaleme alınan bu hukuki yazıda munzam zararın üzerinde durulacaktır.
- MUNZAM ZARARIN TANIMI VE HUKUKİ NİTELİĞİ
Kanun koyucu TBK m.122/1 hükmünde “Alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.” Demek suretiyle munzam zarara ilişkin genel çerçeveyi çizmiştir. Gerçekten de alacaklının para borcunu konu edinen borç ilişkilerinde borçlunun ifada gecikmesi nedeniyle uğramış olduğu zarar, almış olduğu temerrüt faizini aşabilmektedir. Alacaklının malvarlığında iradesi dışında meydana gelen ve temerrüt faizini aşan zarara munzam (aşkın) zarar denir.[1]
Munzam zarar müspet zararın bir türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Müspet zarar; edim, borçlu tarafından tam ve gereği gibi yerine getirilmiş olsa idi alacaklının malvarlığının göstereceği durum ile halihazırdaki durum arasındaki farktır.[2] Dolayısıyla yalnız fiili zarar değil yoksun kalınan kâr gibi sair zarar kalemleri de munzam zarar kapsamında değerlendirilebilir. Munzam zararın hukuki dayanağı borçlunun asıl alacağın ifasında gecikmesidir. Munzam zarar, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı olduğundan asıl alacaktan ve temerrüt faizinden tamamen bağımsız bir ek zarardır.[3]
- MUNZAM ZARAR VE TEMERRÜT FAİZİ ARASINDAKİ İLİŞKİ
Temerrüt faizi, mevcudiyeti asıl alacağın varlığına bağlı olan bir yan edim ve fer’i haktır. Asıl alacak muaccel hale gelmeden faiz borcu doğmayacağı gibi asıl alacak ifa edildiği takdirde faiz borcu da sona erecektir. Faiz borcunun varlığı asıl alacağın varlığına bağlı olduğundan alacaklının asıl alacağa işlemiş faizi de talep edebilmesi için faiz isteme hakkını saklı tutması gerekmektedir. Varlığı ve sona ermesi asıl alacağın kaderine bağlı olan temerrüt faizi, asıl alacağın zamanaşımına uğramasıyla zamanaşımına uğrayacaktır. Alacağını temlik eden alacaklı, asıl alacakla beraber işleyen faizi de temlik etmiş olur. Ancak temerrüt faizi ile asıl alacak arasındaki bu sıkı ilişki temerrüt faizinin asıl alacaktan ayrı bir şekilde talep ve dava edilme hakkını engellemeyecektir. Zira doğmuş faiz alacağı hukuken asıl alacaktan bağımsız bir nitelik taşır.[4] Munzam zarar ise temerrüt faizinin karşılayamadığı, asıl alacaktan ve temerrüt faizinden tamamen bağımsız bir ek zarar niteliğinde olduğundan, munzam zararı talep ve dava etme hakkının saklı tutulması gerekmemektedir.[5]
TBK m.118 hükmüne göre temerrüde düşen borçlu temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat etmedikçe borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararları tazmin etmekle yükümlü olacaktır. Türk Borçlar Kanunu’na nazaran özel kanun niteliğinde olan 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine ilişkin Kanun’un ikinci maddesi göz önüne alındığında borçlunun kusursuz olsa dahi temerrüt faizi ödemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla temerrüt faizi ile munzam zarar arasındaki en önemli fark burada ortaya çıkmaktadır.[6] Borçlunun munzam zarardan sorumluluğunun doğması için temerrüde düşmesine ilişkin kusursuzluk kanıtı getirmemiş olması gerekmektedir. Bu noktada kusurun kast yahut ihmal niteliğinde olması önem arz etmemektedir. Hafif düzeydeki kusurun varlığında dahi borçlu kusursuzluk kanıtı getiremeyecektir.[7]
Üzerinde durulması gereken bir diğer husus, tarafların akdi temerrüt faiz oranı belirlemeleri halinde, belirlenmiş olan bu oranın üzerindeki munzam zararı talep edip edemeyecekleridir. Eğer alacaklı bakımından taraflarca birlikte belirlenmiş olan akdi temerrüt faiz oranını aşan bir zarar varsa alacaklı bu zararın tazminini de talep edebilecektir. Akdi temerrüt faiz oranı sözleşmesel faiz oranından farklıdır ve munzam zarar iddiasının ileri sürülmesine engel olmayacaktır.[8]
- MUNZAM ZARARIN ŞARTLARI
- Temerrüt Faizini Aşan Zararın Varlığı
Temerrüt faizi borçluya ifa zorlayacak nitelikte olması gereken bir faiz türüdür. Temerrüt faiz oranı tespit edilirken de asıl amaç temerrüdü önlemektir.[9] Ancak borçlu ifada geciktiği durumlarda temerrüde düşer ve gecikme tazminatı ödemekle yükümlü olur. İşte bu durumlarda borçlunun ifada gecikmesi nedeniyle alacaklının uğramış olduğu zarar, borçlunun tazmin etmekle yükümlü olduğu temerrüt faizinden daha fazla olabilir. Örneğin alacağını vaktinde borçludan tahsil edemeyen alacaklı başka bir kimseye olan borcunu ödemek için ihtiyacı olan parayı piyasadan %30 faiz ile sağlamak zorunda kalabilir. Bu durumda borçlunun kendisine ödeyeceği %9 veya %15 faizden daha yüksek bir faiz borcu altına girmekle ek bir zarara uğramış olacaktır.
- Borçlunun Kusuru
TBK m.118 hükmü gereğince borçlu karine olarak kusurludur. Ancak borçlu temerrüde düşmekte kusursuz olduğuna dair bir kanıt getirdiği takdirde munzam zararı tazmin etme yükümlülüğünden kurtulabilir. Yargıtay’a göre borçlu, alacaklının bir zarara uğramadığını ya da borcunu vaktinde ifa etmiş olsa dahi alacaklının değeri düşmeyecek bir yatırım yapmayacağına ilişkin kanıt getirerek sorumluluktan kurtulabilecektir.[10]
- Munzam Zarar ile Borçlunun Temerrüdü Arasındaki Uygun İlliyet Bağı
Yargıtay Hukuk genel Kurulu ve hukuk daireleri munzam zararın ispatı konusunda titiz davranmaktadır. Mücerret munzam zarar iddiasının ya da banka faizi kullanılması gibi vakıaların varlığı munzam zararın varlığını ispat etmek için yeterli değildir. Alacaklı geç ödeme ile maruz kaldığı zararı kanıtlayan vakıaları ve bu vakıalar nedeniyle uğradığı fiili zarara ilişkin ispat yükümlülüğü altındadır. Dolayısıyla borçlunun borcunu zamanında ödememiş olmasına dayanılarak bankadan alınan kredi munzam zararın varlığına karine olmayacaktır. Alacaklı söz konusu krediyi borçlunun ifada gecikmesi nedeniyle aynı gün vadesi gelmiş başka bir borcunu ödemek amacıyla aldığını ispat etmelidir.[11]
Anayasa Mahkemesi’nin 21.12.2017 tarihli ve 2014/2267 E. sayılı kararından sonra munzam zararın ispatı konusunda hem Yargıtay Hukuk Daireleri arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkarmış hem de ispat yöntemleri açısından doktrinde mevcut olan görüş ayrılıklarını derinleştirmiştir.[12] Enflasyon ve devalüasyon gibi vakıaların munzam zararın ispatı açısından nasıl değerlendirildiği aşağıda incelenecektir.
- MUNZAM ZARARA DOKTRİNER BAKIŞ
Munzam zararın varlığının nasıl ispatlanması gerektiği hususunda doktrinde iki farklı görüş bulunmaktadır.
- Somut Zararın İspatlanması Gerektiği Görüşü
Bu görüşü savunan yazarlara göre, kanun koyucu ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak faiz oranlarını belirlemektedir. Dolayısıyla aynı olgular munzam zararın varlığına karine teşkil etmeyecektir.[13] Bu görüşe göre alacaklı munzam zararın varlığını ve bu zararın borçlunun temerrüde düşmesi nedeniyle meydana geldiğini ispatlaması gerekmektedir. Yargıtay içtihatlarına bakıldığında, Yargıtay’ın somut yöntemin uygulanmasını daha fazla tercih ettiği görülmektedir. Yargıtay’a göre, enflasyon ve devalüasyon artışlarının varlığı, munzam zararın ispatlandığı anlamına gelmeyecektir. Davacı geç ödeme ile maruz kaldığı zararı tevlid eden vakıaları ve bu vakıalar nedeniyle uğranılan fiili zararı ispatlamalıdır.[14]
- Soyut Zararın Varlığı (Enflasyon Olgusunun Zarar İçin Yeterli Olduğu) Görüşü
Bu görüşü savunan yazarlara göre memleket parasının değer kaybettiği bir ekonomik ortamda alacaklının zarara uğraması kaçınılmazdır. Bu durum fiili karine niteliğindedir.[15] Soyut zararın varlığı görüşüne göre alacaklı munzam zararın varlığını somut vakıalarla ispatlamak zorunda değildir. Enflasyon, devalüasyon gibi hadiselerin varlığı başlı başına alacaklının zarara uğramasına neden olan vakıalardır ve ayrıca zararın varlığına ilişkin kanıt getirilmesi gerekmemektedir. Soyut zararın varlığı görüşü alacaklıya ispat kolaylığı sağlamaktadır.[16]
Temerrüt faizi, yabancı para borçlarında devalüasyon nedeniyle meydana gelen kur farkını karşılayamayabilir. TBK m. 122 borçluyu, devalüasyon nedeniyle meydana gelen munzam zararın tüm şartların gerçekleşmesi halinde munzam zararın tazmininden sorumlu tutmaktadır. Ancak “…borcun ödeme gününde ödenmemesi üzerine alacaklı, bu alacağının aynen veya vade ya da fiili ödeme günündeki rayiç üzerinden Ülke parası ile ödenmesini isteyebilir.” Şeklindeki TBK m.99/3 hükmü, ülkemizde kur farkları nedeniyle munzam zararın ortaya çıkmasını önlemektedir.[17]
Anayasa Mahkemesi 21.12.2017 tarihli ve 2014/2267 E. sayılı kararında özetle alacakların da mülkiyet hakkı kapsamında olduğunu, başvuranın alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybettiğini, bu vakıanın varlığına rağmen başvuranın zarara uğradığını ispat etmek zorunda olduğu şeklinde katı bir yorumun kamu yararı ve mülkiyet hakkı arasındaki dengenin başvuranın aleyhine olacak şekilde bozduğunu ifade etmiştir.
Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu söz konusu ihlal kararından sonra Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 5. Hukuk Dairesi ve 19. Hukuk Dairesinin somut yöntemin uygulanması gerektiğine yönelik kararlar verdiği görülürken; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 11. Hukuk Dairesi ve 17. Hukuk Dairesinin soyut yöntemin uygulanması gerektiği yönünde hüküm tesis ettiği görülmektedir.[18]
- SİGORTA TAHKİMDE MUNZAM ZARAR TALEBİ
Yukarıda munzam zararın hukuki niteliğinden bahsetmiştik. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2018/1512, K. 2019/3201 sayılı kararında “Munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (TBK md. 122), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur.” İfadelerini kullanmak suretiyle munzam zararın asıl alacaktan tamamen bağımsız bir ek zarar olması özelliğine dikkat çekmiştir. Sigorta ilişkisi içerisinde bulunan sigortacı ile sigortalı arasında doğacak bir uyuşmazlıktan kaynaklanan munzam zarar talebi de taraflar arasındaki sigorta ilişkisinden tamamen bağımsız, tek başına talep ve dava edilebilir, icra takibine konu kılınabilir bir ek zarar olarak karşımıza çıkacaktır. Gerçekleşmiş olan bir aşkın zarara konu uyuşmazlık sırasında, sigortacının temerrüt ve ödeme tarihinin, ne kadar faiz ödediğinin ve temerrütte kusursuz olduğunu ispat edip etmediğinin belirlenmesi yeterli olacaktır. [19]
Munzam zarar, temerrüt tarihi ile oluşmaya başlayan ve asıl alacak ile temerrüt faizinin ifası ile sona erecek olan bir zarar kalemidir. Herhangi bir alacak ve buna bağlı olarak temerrüt faizi muaccel olmadan talep ve dava edilemeyeceği gibi, esasen asıl alacaktan ve temerrüt faizinden bağımsız para borcu olan munzam zarar da muaccel hale gelmeden talep ve dava edilemeyecektir.[20] Yargıtay 23. Hukuk Dairesi E. 2016/9487 K. 2018/161 sayılı kararında; “TBK’nun 122 maddesinde düzenlenen aşkın zararda alacaklı asıl alacağın tamamının tahsil edildiği tarihten itibaren TBK’nın 146. maddesi gereğince genel zamanaşımı olan 10 yıllık süre içerisinde aşkın zararını talep edebilir.” Şeklinde hüküm kurmakla, munzam zararın muacceliyet zamanına dikkat çekmiş bulunmaktadır. Buna göre, munzam zarar asıl alacağın tüm fer’ileriyle birlikte tahsil edildiği tarihten itibaren başlayan 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içinde talep ve dava edilebilecektir.
“Temerrüt faizini aşan miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hakim esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.” Şeklindeki TBK m.122/2 hükmü karşısında, Sigorta Tahkiminde ileri sürülecek olan munzam zarar talebinin hakemlerce incelenmesi mümkün görünmemektedir. Zira munzam zarar bu aşamada henüz talep ve dava edilmesi mümkün olmayan, müeccel bir borç niteliğindedir.
Dolayısıyla müeccel bir borcun talep edilmesinde alacaklı başvuranın hukuki yararının bulunmaması söz konusu olacaktır.[21]
Sigorta tahkiminde ileri sürülecek olan munzam zarar taleplerinin hakemlerce incelenemeyecek olmasının bir diğer nedeni ise başvuru dava şartı yokluğu olacaktır. 2918 Sayılı KTK nın 97. Maddesi uyarınca hak sahibinin dava açmadan veya Sigorta Tahkim Komisyonuna başvurmadan önce zararın hesaplanmasına yeterli nitelikte belgelerle sigorta kuruluşuna başvuru zorunluluğu mevcuttur ve bu zorunluluk özel dava şartı niteliğindedir.[22]
Hak sahibi olan başvurucular sigorta şirketlerine zararlarının giderilmesi için talepte bulunurken aşkın zararlarının da tazmin edilmesini talep etmek suretiyle söz konusu özel dava şartını yerine getirmiş olacaklardır. Ancak davalı sigortacı 2918 sayılı kanunun 99/1 hükmü gereğince, kendisine ilk başvuru tarihinden itibaren 8 iş günü sonrasında temerrüde düşecektir. Munzam zarar temerrüt faizinin karşılayamadığı ve temerrüt faizin üzerinde kalan bir zarar kalemi olduğundan, başvuru tarihi itibariyle hesaplanabilecek bir zarar da mevcut olmayacaktır.[23]
- SONUÇ OLARAK;
Para borçlarını konu edinen borç ilişkilerinde borçlunun ödemede gecikmesi durumunda temerrüt hali gündeme gelir. Borçlunun ödemede gecikmesi nedeniyle alacaklının uğramış olduğu zararın, borçlunun kendisine ödemekle yükümlü olduğu temerrüt faizini aşması halinde munzam zararın varlığından söz edilecektir. Munzam zararın varlığını nasıl ispat edeceğini kişi kendisi seçecektir. Zira somut yöntemin yahut soyut yöntemin tercih edilmesinin önünde kanuni bir engel bulunmamaktadır. Ancak doktrinde soyut yöntemin, alacaklının iradesi dışında ortaya çıkan borç ilişkilerinden doğacak olan davalarda talep edilmesi tavsiye edilmektedir. Zira sözleşmeden doğan borç ilişkilerinde tarafların birbirine uygun ve karşılıklı iradelerinin var olduğu, her sözleşme ilişkisinde ifada gecikme yaşanabileceği ve buna bağlı olarak birtakım zararların doğabileceğinin ön görülebileceği ifade edilmektedir. Sözleşmenin diğer tarafının kamu kurumu ya da bankalar gibi özel izinle kurulmuş güven kuruluşları olması halinde; sözleşmenin diğer tarafının aşkın zarar iddiasını, soyut yönteme dayalı ispat edebilmesi mümkün olması gerektiği savunulmaktadır.
Sigorta Tahkimde munzam zararın talep edilebilmesi ise hem söz konusu alacağın henüz talep ve dava edilebilecek muaccel bir alacak olmaması hem de başvuru dava şartının gerçekleşmeyecek olması nedeniyle mümkün görünmemektedir. Sigorta Tahkimde asıl alacağın tüm fer’ileriyle birlikte tahsiline ilişkin hüküm kurulduktan sonra söz konusu alacak muaccel hale gelecektir. Bu durumda munzam zarar, söz konusu zararın tazmin edilmesine ilişkin sigorta şirketine yeniden başvuru yapılmak suretiyle Sigorta Tahkim önünde talep edilebilecek bir zarar kalemi olacak ve çözüme kavuşturulabilecektir.
Av. Rana YURTOĞLU
- KAYNAKÇA
- BUZ, Vedat: “Karşılaştırmalı Hukukta Munzam Zararın İspatı”, Yargıtay Dergisi, (3)
- EREN, Fikret: Borçlar Hukuk Genel Hükümler, Yetkin Yayınları, 23. Baskı, Ankara 2018
- KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020
- KOCA, Mehmet Reis: Türk Hukukunda Munzam Zarar Uygulaması, Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Entitüsü, 2004
- ÖZBASAN/SAĞSEN, Sigorta Tahkimde Aşkın (Munzam) Zarar
- ZEYTİNOĞLU, Emin: İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(8), 2005/2
[1] EREN, Fikret: Borçlar Hukuk Genel Hükümler, Yetkin Yayınları, 23. Baskı, Ankara 2018, s.1134
[2] EREN, s.1082
[3] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 485
[4] EREN, s.1005
[5] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 485
[6] ZEYTİNOĞLU, Emin: İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(8), 2005/2, s. 255
[7] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 487
[8] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 487
[9] BUZ, Vedat: “Karşılaştırmalı Hukukta Munzam Zararın İspatı”, Yargıtay Dergisi, (3), 1998, s.369
[10] Yargıtay 15. HD., E. 2013/3885, K. 2014/4268, T. 19.06.2014
[11] Yargıtay 15. HD., E. 1995/4114, K. 1995/4916, T. 22.09.1995
[12] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 485
[13] KOCA, Mehmet Reis: Türk Hukukunda Munzam Zarar Uygulaması, Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Entitüsü, 2004
[14] Yargıtay 19. HD., E.2014/6154, K.2015/3225, T. 09.03.2015
[15] KOCA, Mehmet Reis: Türk Hukukunda Munzam Zarar Uygulaması, Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Entitüsü, 2004
[16] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 490
[17] Eren, s.1135
[18] KESER, Yıldırım: İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2020, s. 492
[19] ÖZBASAN/SAĞSEN, Sigorta Tahkimde Aşkın (Munzam) Zarar
[20] ÖZBASAN/SAĞSEN, Sigorta Tahkimde Aşkın (Munzam) Zarar
[21] ÖZBASAN/SAĞSEN, Sigorta Tahkimde Aşkın (Munzam) Zarar
[22] ÖZBASAN/SAĞSEN, Sigorta Tahkimde Aşkın (Munzam) Zarar
[23] ÖZBASAN/SAĞSEN, Sigorta Tahkimde Aşkın (Munzam) Zarar